Duyurular

Anamur ile ilgili genel bilgileri paylaştığımız web sayfamız açılmıştır. Herkese hayırlı olsun. Görüş ve düşüncelerinizi bizimle paylaşırsanız seviniriz


Vefat eden yakınlarınızın bilgilerini gönderin yayınlayalım.


Düğün, ölüm, sünnet vss duyurularınızı bize gönderin yayınlayalım.Bütün eş dostunuzun bilgisi olsun.


Mersin Hava Durumu
Anket
Döviz Bilgieri
Merkez Bankası Döviz Kuru
  ALIŞ   SATIŞ
USD 7,3708   7,3841
EURO 8,9420   8,9581
       
Özlü Sözler
Geçinin sumağa ettiğini, sumak da geçiye eder...
Sponsorlarımız
Ziyaretçi Bilgileri
Bugün: 16
Dün: 93
Toplam: 6216
PROF.DR ULVİ KESER İLK KÖŞE YAZISI" MARE NOSTRUM"

  

         Biraz kafa karıştıracağız bu köşede zaman zaman; özellikle de Akdeniz’i anlamaya çabalarken. Öyle ya üç tarafı denizlerle çevrili Türkiye’nin güneyindeki bu deniz neden kafa karıştırsın ki? Mesele o kadar basit olsa keşke’ O zaman dünyanın dört bir yanından başat güçler neyin kavgasını ya da neyin hesaplaşmasını yapmak üzere üşüşürler Akdeniz’e? Mısırlılardan Lüzinyanlara, Arap isyancılardan İngilizlere, Osmanlıdan günümüze herkesin aklı fikri, gözü kulağı neden Akdeniz’dedir acep?

 

     Yakın tarihimizden başlayalım o vakit ve sıkılmazsanız zaman içinde daha derinlere de gireriz. 1919-1922 arasında 3 yıl 4 ay 20 gün süren Milli Mücadele tamamlanmış, genç Türkiye Cumhuriyeti de küllerinden doğan Zümrüdü Anka kuşu gibi ayaklarının üstünde durmaya çalışmaktadır. Cumhuriyet sonrası dönem ve genç Türkiye Cumhuriyeti devleti bir yandan yılların acıları, sefaleti, yorgunluğu, bıkkınlığını unutmaya çabalarken bir yandan da “Ben de varım.” mesajları vermektedir modern Avrupa’ya. Ne acıdır ki tıpkı bugünlerde yaşanan gibi 1929 yılında Büyük Ekonomik Kriz dünyayı kasıp kavurur; ülkeler daralmaya, çok satıp az almaya başlarlar. Deyim yerindeyse kendi yağlarında ciğerlerini kavururlar adeta. İstihdam, işgücü, sanayi, ekonomi, tarımsal yatırımlar, eğitim hamlesi ve bütün bunlara bulunacak sermaye bağlamında kısıtlı imkanlara ve bütçeye sahip Türkiye yeniden bir darboğaza girer.

 

    Türkiye’nin tam anlamıyla “çalama çardakta” kaldığı bu süreçte genç Türkiye Cumhuriyeti’nin çiçeği burnunda başkenti Ankara’da Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk’ün Çankaya Köşkü’nde önemli bir ziyaretçisi vardır. İtalya’nın Ankara Büyükelçisi Roma’dan aldığı talimatla gelmiştir ve bir dönem sonra bütün dünyayı kasıp kavuracak olan Führer’i Mussolini’nin direktiflerini Ankara’ya iletmek istemiştir. İtalya daha cumhuriyetin ilanından hemen sonra Cesare Montagna’yı Türkiye’ye elçi olarak gönderirken Atatürk devrimlerinin başarısız olma ihtimali yanında Milli Mücadele sürecinde takip ettikleri Kuvayı Milliye yanlısı yaklaşımın da diyetini istemektedirler. İkinci Dünya Savaşı öncesidir ve bütün dünya fırtınadan önceki sessizliği yaşamaktadır. Almanya’da Adolf Hitler’in izinden giden faşist diktatör Benito Amilcare Andrea Mussolini ise yayılmacı politikası yanında Romalılardan beridir aynı isimle anılan ve “Mare Nostrum” yani “Bizim Deniz” dediği bölgeyi jeostratejik, ekostratejik ve güvenlik boyutunda ilk hedef olarak düşünmektedir. Ziyaret tam da böyle bir ortamda ve zamanda gerçekleşir ve İtalyan Büyükelçi klasik girizgâh sözlerden sonra ezilip büzülerek, biraz da geveleyerek Mussolini’nin talebini iletir. 1919-1922 döneminde Anadolu’ya İtalyan kaynaklarına göre 14.606, Türk kaynaklarına göre ise 17.900 asker gönderen İtalya her ne kadar Anadolu’da işgalci olsa da Kuvayı Milliye ve Ankara tarafından ehven-i şer” olarak değerlendirilmiştir. Bütün bunları değerlendiren Mussolini de tıpkı İspanya’da Francisco Franco, Almanya’da Adolf Hitler’in yaptığı gibi yayılmacı ve işgalci bir strateji gütmektedir. İtalya Türkiye’den Hatay’ı ve doğal olarak Akdeniz’i talep etmektedir. Büyükelçiyi sabırla, sessizce ve hiç tepki vermeden dinleyen Atatürk ardından ayağa kalkar, büyükelçiden diplomatik nezaketle müsaade ister ve odadan ayrılır. Büyükelçi derdini anlatmış, rahatlamış ve muhtemelen talep ettiklerinin verileceği umuduyla gevşemiş haldedir. Az sonra makam odasının kapısı açılır ve Atatürk kapıda görünür; ancak bu sefer üzerinde kendisine çok yakışan sivil kıyafetleri değil, tam tersine son rütbeleriyle mareşal üniforması ve belinde de beylik silahı vardır. İtalyan Büyükelçi ne olup bittiğini anlamaya çalışırken şaşkınlığını gizleyememiş, birkaç kelime belli belirsiz dudakların dökülmüş ve ancak kem küm edebilmiştir. Odaya girdikten sonra koltuğuna geçen Atatürk ardından Türkiye Cumhuriyeti devletinin ikinci ve son mareşali olan dönemin Genelkurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak’ı arar ve sakin bir ses tonuyla “Paşam İtalyanlar bizden Hatay ve Akdeniz’i istiyorlar. Hazır mıyız?” diye sorar. Mareşal Çakmak’ın “Hazırız Sayın Cumhurbaşkanım” cevabının ardından da Atatürk bir kere daha İtalyan Büyükelçiye dönerek “Biz hazırız, ne zaman isterseniz gelebilirsiniz.” cevabını verir. Büyükelçi alacağı cevabı da, dersi de almıştır. Tek bir kelime etmeden ayağa kalkar, izin ister ve adeta koşarak Çankaya’dan ayrılır. Böylece 1911 yılında tek bir mermi dahi atmadan 12 Adalara İtalyan bayrağı çeken ve Cumhuriyet Türkiyesi döneminde de aynı şeyleri yapabileceklerini hesaplayan İtalyanların ve müttefiklerinin Mare Nostrum saplantısı da bir süre daha ortaya çıkmayacak şekilde halledilmiş olur.

 

         Hatay, Akdeniz ve tarihte ilk defa Romalılar tarafından ve latif bir benzetme olarak kullanılan Mare Nostrum yakıştırması bir anda ortaya çıkmadı şüphesiz. Bu Mare Nostrum kavramı ülkemin Akdenizli ozanlarından “çağın en güzel gözlü maarif müfettişi” Hasan Ali Yücel’in Datçalı oğlu Can Yücel’in betimlediğinden daha farklı şüphesiz. Yayılmacı dünya düzenini ve Akdeniz eksenli stratejik yapıyı en güzel ifade eden bu durum 21. yüzyılda bir kez daha karşımıza çıkar. Soğuk savaş sonrasındaki yeni dünya düzeninde küresel güçler de, kıtasal güçler de, Türkiye gibi büyük bölgesel güçler de gelecek senaryolarını ve planlarını buna göre yapmak zorundadırlar. Akdeniz bir coğrafi bölge midir ve böyle kısıtlayıcı bir bakış açısıyla aktarılabilir mi sorusunun cevabı ise önceden verilmiştir. Herman Melville’in Beyaz Balina Moby Dick’ini muhteşem bir Türkçeyle dilimize kazandıran Sabahattin Eyüboğlu’nun Mavi Anadolucular edebi akımı çerçevesinde çizdiği o güzel tanımlamayla Akdeniz esasında Afrika, Asya ve Avrupa’ya kıyı veren bölgedir ve bu durum Akdeniz’i dünya uygarlık tarihinin de beşiği halinde en büyük kıta ve dünyanın merkezi yapmaktadır. 1878’den bu yana Akdeniz’deki pozisyonunu değiştirmek istemeyen İngiltere, 5/B stratejisinde Doğu Akdeniz’i merkez kabul eden Almanya, Rus Ortodoks Kilisesi’yle özellikle Güney Kıbrıs’ta etkin olan Rusya, Club Med Projesi denilerek hafif dalga geçilse de Cumhurbaşkanı Nicholas Sarkozy vasıtasıyla Akdeniz İçin Birlik Projesi’nin uygulamaya çalışan Fransa, ülkede yaşayan Rum ve Yunan asıllı vatandaşları vasıtasıyla Türkiye’nin 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı’nda Amerikan/NATO silahları kullandığını ileri sürerek ve hukuku zorlayarak mahkemeye başvuran ABD ve tabii ki son Libya Operasyonu göz önüne alınınca Akdeniz bir kere daha ön plana çıkar. Tarih dünün aynası olduğuna göre Fatih Sultan Mehmet’in 1462’de Midilli’nin fethi sonrasında dile getirdiği “Troya’nın intikamını aldık” ifadesiyle Mustafa Kemal Atatürk’ün 9 Eylül 1922 sonrasında İzmir’de sarf ettiği “Troya’nın intikamını aldık” cümlesi Akdenizlilik ruhunu, Batı-Doğu anlayışını, içinde yaşadığımız coğrafyayı ve “büyüklerin” bize ve bizim gibi toplumlara bakış açısını göstermesi açısından düşündürücüdür. Akdeniz konuşmaya ve bunları detaylandırmaya devam edeceğiz. Dostlukla kalın.                  

 

  

 


14.12.2020

Okunma Sayısı: 316


3.239.192.241








DİĞER HABERLER

 

© Copyright 2020  V4.1 Tüm Hakları Saklıdır. | Dernek Sitesi | Köy Sitesi


Top